Iğdır hava durumu °C

REKLAM VER1

REKLAM VER2

26-03-2018
Mehmet KUM

Mehmet KUM

Pantolon
mehmetkum@gmail.com

Zeynelabidin yıllar önce Tuzluca’nın dağ köylerinden gelip Tamahkâr Köyü’ne yerleşmişti. Köyde hemen herkesin bir lakabı vardı. Zeynelabidin’in lakabı da Dağlı Zeynavdı’ydı. Köyünün kıraç topraklarını terk edip, verimli sulak topraklara göç etmişti. Yaşlanma-sına rağmen hâlâ toprak sahiplerine ırgatlık yapıyordu. Boyu ortanın biraz üzerindeydi. Elmacık kemikleri dışa doğru fırlamış, avurtları son yıllarda iyice çökmüş, küçük kara gözleri çukurlaşmıştı. Yüzünün suyu çekilmiş; köse suratı kışın ayazında çatlamış, soğuktan adeta kavrulmuştu.

“Bu koca dünyada payımıza fakirlik düştü. Atam da fakirdi, onun atası da. Yedi sülalem hep fakirdi.” derdi. Cebinde cepkeninde yoktu; ama fakirliğe demir atmış gönlü çok zengindi. Fakirliğe de alışmıştı, çok da dert etmiyordu. Dert etse ne olacaktı ki? Birisi yarasına merhem mi olacaktı? Olursa yer, olmazsa aç gezer, hiç kimsenin önünde eğilmezdi.

Her şeye karşın neşeli bir yanı da vardı. Davul, zurna sesi duyduğunda, nerede olursa olsun içi  geçer; “tey tey tey” atardı yüreği. Kanı kaynar, kasları istem dışı atmaya başlar, yerinde duramazdı. Eline bir mendil geçiriverir olduğu yerde oynamaya başlardı.

Özlemle beklenen ilkbaharın gülümseyen yüzü ağaçlarda rengârenk çiçek olmuş, toprak yeşilin tonla- rını sergilemeye başlamıştı. Leylekler uzak diyarlardan yazlık yuvalarına dönmüş,köylü dağda bayırda işe  koyulmuştu.

Güneş aylar sonra gökyüzünde pamuk yığınını andıran öbek öbek bulutların arasından yüzünü göstermeye başlamıştı. Köyün neşesi de yerine gelmişti.

Bitmek bilmeyen kış aylarından sonra köyde ilk defa bir düğün olacaktı. Güneş yavaş yavaş dağların arkasına saklanmaya hazırlanırken usta bir ressam gibi gökyüzünü kızıla boyamıştı. Sanki bohçasından siyah ipek örtüsünü çıkarıp sessiz sedasız ağır ağır köyün üs- tünü özenle örtmüştü. Gece merhaba derken köyde nağara, garmon sesi duyulmaya başlamıştı.

Garmon sesi; toprak damlı, kerpiç duvarlı, küçük bacası olan tek odalı evde yankılanıyor, Dağlı Zeynav- dı’nın yüreğinin yağını damla damla eritiyordu. Zey- navdı yerinde duramıyordu; kıpırkıpırdı…

Dağlı Zeynavdı, Gulu Bey’in düğünde giymesi için emaneten verdiği İspanyol paça pantolonu özenle koy- duğu yüklükteki şiltelerinin arasından alıp giydi. İyice aşınmış kemerini taktı. Pantolon biraz bol  gelmişti; ama idare ederdi. Geç kaldığını düşündü. Üzerine de alelacele çok sevdiği sarı gömleğini geçirip, kel başını şapkası ile örttü. Son kez yuvarlak horoz resimli küçük cep aynasına baktı; alnının çizgileri derinleşmiş, köse suratının suyu çekilmiş derisi buruş buruştu.

Düğünün uzaktan akıp gelen sihirli sesi onu mest ediyor; küçük kara gözlerinde sanki nağmelere eşlik edercesine elmastan ışıltılar oynaşıyordu. Kafasını sağa sola sallayarak derin derin içini çekti, “Sen de bir gün görmedin, hayıf sana gocalırsan Zeynavdı,” diye söy- lendi. Üstünü başını kontrol etti. Çakası, fiyakası ye- rinde, pantolon da jilet gibiydi.

Tezek kokulu, toprak yığını evinden çıkmaya hazır- lanırken; ince bıyıklı, koca kulaklı evin farelerinden bi- risi ile göz göze geldi. Fare ince uzun kuyruğunu keçe- nin üzerine uzatmış, kısa ön ayaklarını kaldırmıştı; zar zor ayakta duruyordu. Kara gözleri açlıktan solmuş, kaytan bıyıkları pembeliği solmuş burnu üzerinde oynaşıyordu. Dağlı Zeynavdı, fareyi görünce gülümsedi. Elini fareye doğru uzatarak “Neyine güvenip yolumu kesirsen Allah’ın heyvanı. Söz de dinlemirsen. Kaç defa dedim, git gomşum Gulu Bey’in evine. Onun yağlı, gaymak gibi tulum peyniri var, gavurgalık gır-mızı buğdayı, ağ unu var. Mende ne var? Mende peynir olsa derman diye gözüme sokacam. Gurban olduğum Allah meni fakirlikle, yoklukla, açlıkla imtihan edir, Gulu Beyi de zenginlikle. Biraz da meni zenginlikle imtihan elese  ne olardı sanki? Gıyamet mi kopardı? Ömrüm tükendi, bitti. İmtihan hele bitmedi. Biteceğe de benzemir. Gel, İnat eleme. En iyisi sen Gulu Bey’in evine git.” diye söylenerek evden güle oynaya çıkarken, fare evin kedisinin saldırısına uğramış, son anda can havli ile kendisini toprak duvarın kovuğuna atmıştı.

Dağlı Zeynavdı, köyün içinden gelen nağara, gar- mon sesinin tılsımına kapılmıştı. Düğünün yapılacağı köy meydanına doğru yürümeye başladı. Kalbi gümbür gümbür atıyor, köyün toprak yollarını hızla arşınlıyor- du. Köylüler düğüne gelmiş, herkesin gözü onu arıyor- du.

Cefer, Dağlı Zeynavdı’nın geldiğini görünce mik- rofonu eline aldı. Şeyh Şamil şiirini okumaya başladı. Alkış tufanı ve ıslıklar arasında Zurnacı Narvız, zurna- yı avaz avaz bağırtıyor, nağaranın göbeğine göbeğine tokmak iniyor, yer gök inliyordu. Garmon ise en güzel melodileri ile Dağlı Zeynavdı’ya hoş geldin diyordu.

-Zeynavdı Emmi gelir!

-Hani men görmürem!

-Aha bak gelir!

-Açılın, gardaşlar, bacılar.

-Yol verin, Zeynavdı Emmi’ye.

-Tey tey tey!

Dağlı Zeynavdı, aylardır kursağından et geçmeme- sine rağmen elindeki kürdanla dişlerinin dibindeki etle- ri temizler gibi yaparak, kürdanı fırlatıp attı. Pist olarak kullanılan alanın ortasına hışımla daldı. Başı dik ve mağrur; gözleri ileride, kolları omzunun seviyesine ka- natlanmış, ayak parmakları ucunda pistte dönüyordu. Köylüler pistin etrafını hemen sarmış halka yapmışlar- dı. Cefer alkışlar ve  ıslıklar arasında Şeyh Şamil şiirini okuyordu.

“Şamil Kafkas Dağının hürriyet güneşidir.

Atatürk’ün öz be öz kardeşidir.

Şamili bilmeyenler atasını ne bilir…”

Dağlı Zeynavdı, müziğin ritmine kendini iyice kap- tırmış, pistte dört dönüyor, Şeyh Şamil oyununun tüm figürlerini sergiliyordu.

Sağ bacağını Almanyada fabrikanın dişlilerine kap- tıran porotez ayaklı Gulu Bey ise hop oturuyor hop kalkıyor, Dağlı Zeynavdı’yı takip ediyordu. Gözlerini Zeynavdı’nın düğünde giymesi için verdiği pantolona odaklamıştı. Kenardan komutlar yağdırıyordu.

“Uşaklar yere su çileyin toz olmasın. Zeynavdı can yavaş oyna, toz eleme. Aman dizini yere vurma. Pan- tolonum diz verecek. Hele men heç geymemişem. Tam yirmi gaymeye almışam. Amandı yavaş oyna, gurban olum yavaş oyna. Naze Bacı’nın haberi olsa meni eve goymayacak. Amandı yavaş oyna, gurban olum yavaş oyna. Terzi Salo’ya iki ay provaya gettim, geldim. Canım çıktı. Yazzığam yavaş oyna. Hoplama, zıplama, amandı yavaş oyna …”

Dağlı Zeynavdı’nın, Gulu Bey’in bu tavırları nede- niyle dikkati dağılıyor, bir türlü kendisini hakkıyla oyuna veremiyordu. Birden durdu, Gulu Bey’e “Yeter artık, meni rezil eledin.”diyerek bağırdı.

Herkes susmuştu. Bir anda alana bir ölü sessizliği çöküverdi. Ağrı Dağı’nın yöresinden bayırından birbi-rinden güzel kokuları toplayıp getiren rüzgâr bile ıslık çalmaya ara vermiş; dağdan, taştan ses çıkmaz olmuştu. Ay olduğu yerde asılı kalmış, yıldızlar nefesini tutmuştu. Herkesin gözü Dağlı Zeynavdı’nın üzerindeydi.  Kemerini çözdü, düğmesini açtı ve pantolonunu bir çırpıda çıkardığı gibi fırlattı.

“Al soyhana galsın… Al meretine galsın…” Pantolon  kanatlanıp  Gulu  Bey’e  doğru  uçuşa geçmişti  ki,  Gulu  Bey  hemen  fırlayarak,  pantolonu yere düşme-den yakaladı. Dağlı Zeynavdı başındaki eski, yağlı şapkasını da fırlatıp atmış, artık iyice rahatlamıştı.

Uzun mavi çizgili donunu gören halk coşmuş, alkış tufanı arşa çıkmıştı. Nağara, garmon sesi yeri göğü ye- niden inletmeye başladı.

Dağlı Zeynavdı havaya sıçrayıp, dizleri üzerine ye- re düşüp, yerde dönüyor, tekrar gökyüzüne doğru adeta kanatlanıyordu…

***

 

Sözcükler:

 

Tamahkâr: Cimri

Gavurga: Kavrulmuş buğday, susam, çedene vs.

Gayme: Kâğıt para

Soyha: Ölü yıkayıcı, mürdeşir. Soyhaya kalsın denilerek beddua edilir.

Meret: Ölünün geri kalan elbisesi, eşyası  vs. Bir tür
beddua.

Garmon: Akardiyon’dan küçük, körüklü Azeri halk çalgısı

Nağara: Davul benzeri bir tür ritim saz

 

 

 

Bu makale 2627 defa okunmuştur.

yorum üstü

MAKALEYE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Manşet Altı

gazete manşetleri
ANKETİMİZE KATILIN

Yeni web sitemizi nasıl buldunuz ?

0%

100%

0%

0%

sağ 3

NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU

E-BÜLTEN ABONELİĞİ